“Asla, sadece yarattığım ‘görüntü’ ile ilgili değilim” diyor Fatih Pınar. “Fotoğraf bana hayatı başka türlü algılama ve yorumlama alternatifi sunuyor. Bu ‘alternatif hayat’ın yüzü suyu hürmetine birçok zorluğuna rağmen ısrarla fotomuhabirliğini sürdürüyorum ve inandığım değerler doğrultusunda hayatı belgelemeye çalışıyorum. Samimi ve dürüst yaşayabilirsem hayatı da aynı şekilde anlatabileceğime inanıyorum. Bunun çok iddialı ve tehlikeli olduğunun farkındayım ama ‘ben fotoğrafımım’
Atlas’ın en üretken fotoğrafçılarının başında gelen Fatih dergideki ilk konusundan bugüne geçen on yılda 100 ana konu üretti. “Bilecik Söğüt’te çektiğim yeniçeri konusu fotoğrafları dergide yayınlanmıştı ki Diyarbakır’a gitmemi istediler. Bir gittim pir gittim! Gidişim 1998’in sonlarıydı, o tarihten 2003’e kadar Diyarbakır’ın doğusundan ayrılamadım. Büyüleyiciydi diyor.
Fatih gittiği bölgeden yepyeni proje önerileriyle dönmesiyle tanınıyor. Gittiği yerlerin çevresini de merak etmesi, hakkında bilgi edinmesi ve orayı gezmek için vakit ayırması bu üretkenliğin başlıca sebebi. “Pervari’ye giderken akşamüzeri Birecik’e vardım. Nisan ayıydı, akşam güneşi Birecik kalesine vurmuştu, Fırat’ın kıyısında atlar, arabalar, traktörler, yüzlerce insan gelip gidiyordu. O an Birecik’e vuruldum. Gel de Birecik’in o halini unut! Tabii ki ben Birecik’i bir gün çalışacaktım, dergiye direttim ve çalıştım.” Pervari’den Hizan’a, Hizan’dan Beytüşşebap’a, ardından Şemdinli’ye geçti. “O coğrafya insanıyla, doğallıyla müthiş çarpıcıydı” diyor.
Fatih iyi bir fotoğrafta teknikten başka özellikler arıyor. “Kompozisyon, kadraj, ışık, pozlama, teknik bunları herkes yapar. Fotoğraf makinesi kullanmak hiçbir şey değil, hayatımızda her gün onlarca makine kullanıyoruz zaten.” Onun için iyi bir fotoğrafın kriteri bambaşka. “Bir fotoğraf kendi iç duygusuna sahipse başarılıdır, bu da bir derdin olup, onu anlatmak istemenle ilgili” diyor.
“Geriye kalan asla sadece bir ‘imaj’ olmamalı. Fotoğrafımı paylaştığım insanların baktıkları görüntüyü bir kaç saniye içinde tüketmesini değil de o an’ın büyüleyiciliğini yaşamasını istiyorum. Sanırım bu yüzden sadece insan fotoğrafları çekiyorum” diyen Fatih dergide yayınlanan çarpıcı portreleriyle tanınıyor.
“İnsanlığa olan inancımı çoğaltarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Kendi içsel yolculuğumla fotoğraflama eylemimin paralel bir gelişim gösterdiğini düşünüyorum. Fotoğraf çekerek yapabileceğim en iyi şeyi yaptığıma inanıyorum. Kendimi sorgulamadan yaptığım yegâne güzel şey fotoğraf çekmek. Dolayısıyla fotoğraf, kendimle barışık olmamı sağlayan, beni harekete geçiren, heyecanlandıran, iyi hissettiren bir varoluş biçimi ve kendimi ifade ettiğimi düşündüğüm bir yaratı alanı.”
Fatih etkileyici portrelerinin sırrını karşısındaki insanda görüyor. “Kimin bir hikâyesi varsa fotoğraf ondadır. Ben sadece elimdeki araçla onu somut hale getiren bir aracıyım. Fotoğraf güzelse, o insanın güzelliğinden, etkileyiciyse o insanın hikâyesinin etkileyiciliğindendir” diyor.
“Dergiye ve okuyucuya karşı sorumluluklarım var; neticede insanlar bilmedikleri bir yeri benim gözümden görecekler. İlk birkaç gün, nasıl çalışacağım, ne anlatacağım diye dolaşarak bir hengâme içinde geçiyor. Bazen çok büyük sıkıntı çekiyorum. Diyarbakır’da ‘Allah’ım ben bu kenti nasıl anlatacağım, burayı nasıl fotoğraflayacağım’ sıkıntısıyla göğsümü yumrukladığımı bilirim” diyen Fatih çektiği karelerden üç dört tanesi aklında yer ediyorsa rahatlamaya başlıyor. “Sıkıntı sürdükçe asıl fotoğrafları daha çekmediğimi anlarım, onları arar, bulunca da sona geldiğimi hissederim.”
Fatih dergiye konu önerisinde bulunmadan nasıl bir çalışma yapması gerektiğine karar veriyor. Bazı durumlarda kendi olanaklarıyla çalışmaya başlıyor ve yolu yarıladıktan sonra önerisini veriyor. “Avrupa Birliği ile ilgili konuşmalarda hep Türkiye genç bir nüfus denir; ‘tamam o zaman gençliğin haline bir bakalım’ dedim ve konuya başladım. Yaklaşık iki buçuk yıl boyunca sürekli gençlerle ilgili fotoğraf çektim” diyen Fatih bir noktadan sonra projesini Atlas’a anlattı ve eksik kalan yönlerini tamamlayarak konuyu bitirdi. Benzer bir çalışma yöntemini de “Anadolu Yezidileri” konusunda uyguladı. Yezidiler değişik kentlerde yaşıyordu. Bu yüzden çalıştığı yerlerin yakınlarındaki Yezidi köylerine gitti. Bir buçuk yıl sonunda Yezidilerin Anadolu’daki boşaltılmış olanları dâhil tüm köylerini görmüş ve konuyu tamamlamıştı. Ardından Yezidilerin eylülün ilk haftasında Hac ibadetlerini yaptıkları Kuzey Irak’taki tapınaklarına da giderek projesine devam etti. “Konunun üçüncü aşamasını da çalışarak çemberi tamamlamak istiyorum. Dünyadaki en kalabalık Yezidi nüfusu Almanya’da yaşıyor. Orada da çalışıp Yezidi Halkı üzerine bir fotoğraf albümü hazırlamak istiyorum.”
“Şingalik” Fatih’in merak ve ısrarla ürettiği konuların en ilginç örneklerinden biri. Batman’ın Sason ilçesini fotoğraflıyordu, rehberinden duyduğu bazı söylentiler dikkatini çekti. Şingalik adlı bir köyde insanların çok ilkel şartlarda, elektriksiz, susuz, yolsuz, okulsuz bir şekilde yaşadıklarını ve çevrelerine korku saldıklarını öğrendi. “ Rehberim Mahsun ‘Sakın gitme, öldürürler, dağın başına gömerler’ diyordu. Bana böyle bir yerden bahsedecekler ve gitmemem mümkün mü?” Önce Sason konusunu bitirdi ve gerçekten de yolu olmayan, dağlar, tepeler aşılarak ulaşılabilen Şingalik’e yaklaşık üç gün yürüyerek vardı ve “Şingalik Diye Bir Yer” adlı konuyu üretti.
“Ele aldığım projeler Atlas’a bir konu yapmanın ötesinde, kendi maceram haline geliyor. Fotoğraf çekmek kadar fotoğraflama sürecinde yaşadıklarımı da seviyorum. Aslında beni yola çıkartan fotoğrafın kendisi kadar ne göreceğim merakı ve yolda olma hali” diyen Fatih, Irak’a ilk gidişinde Fırat ile Dicle’nin birleşerek oluşturduğu Şat -ül Arab’ı görmek istemesinin büyük payı olduğunu söylüyor. “Anadolu’da sürekli Fırat ve Dicle’yi takip ettim, hep buluştukları o büyülü noktada olmayı çok istedim. En sonunda bir gün sabah erkenden, o üçgenin en ucunda ayaklarımı Fırat’la Dicle’nin karıştığı suya soktum.”
“Fotoğraf, sadece görmek ve çekmek değildir. İzleyebilmektir! Herkes gördüğünün fotoğrafını çekebilir ama asıl önemli olan neyi izlemesi gerektiğine karar vermektir” diyen Fatih karşısındaki insandan bir hikâye çıkacağını düşünürse izlemeye başlıyor. Birikimi ve fotoğraf dürtüsüyle takip ediyor ve fotoğrafını buluyor. “Zaman akışkan bir şeydir, ne olacağını kimse bilemez. Böyle anlarda sanki beş dakika sonra olacak anı görmüş, zamanın birkaç saniye öncesine geçmişim gibi hissediyorum” diyor. Mahmutpaşa’da bir arefe günü bayram alışverişi sırasında çektiği fotoğraf bu anlayışının en etkileyici sonuçlarından biri. “Bir vitrinde beş yaşlarında bir erkek çocuğu mankeni vardı. Ne olacağını tam olarak bilemesem de o vitrin mankeninden bir fotoğraf çıkacağını hissetmiştim. Beklemeye başladım.” Yarım saatten fazla bekleyişi, yine beş yaşlarında bir kız çocuğunun vitrin mankenine olan ilgisini ve onu dudaklarından öpüşünü yakalayan bir fotoğrafla sonlandı. “Kız gelmiş, babası tezgâhtarla pazarlık yaparken o vitrin mankeniyle aşk yaşamıştı. Ben olmasam da o an yaşanacaktı. Orada yüzlerce insan vardı ve hiçbiri görmedi benim başından sonuna kadar izlediğim olayı. O anı izleme şansını verdiği için fotoğrafa minnettarım.”
Fatih marka olgusuna karşı, bu yüzden makinesinin ve objektiflerinin markasını bantlayarak kapatıyor. Fotoğraf makinem benim mucidim” diyor. Atlas’taki ilk yıllarında ağırlıkla 20 milimetrelik geniş açı lens kullanıyordu, şimdilerdeyse tek açılı 35 milimetre objektifi daha çok yeğlediğini söylüyor. Dijital makinelere karşı değil, kullandığı bir tane de var. Yine de dia çekmeyi daha çok seviyor. “Çekim sonrasındaki heyecanı, filmleri banyoya vermek, yıkandıktan sonra ışıklı masaya yayıp bakmak benim için ritüel gibi bir şey.
Fatih, Filistin ve Irak’ta neler yaşandığını anlatabilmek için savaş muhabirliği yaptı. Bu kararı vermesinde “Derdi olmayanın diyeceği bir şey de olmaz, söylese de bir değeri olmaz. Bir derdim vardı ve onun peşindeydim” diye düşünmesi rol oynadı. Savaş muhabirliğinin kesinlikle yapılması gerektiğini düşünüyor, “Kendi adaletine ve yapılan haksızlığı gösterebilecek vicdana sahip savaş muhabirlerine ihtiyaç var. Bu sorumluluk benim gibi fotoğrafçılar için daha da artmış durumda, zira egemen güçlerin gözüyle anlatan bir fotoğrafçılık anlayışı türedi” diyor.
Irak’a Amerikan işgalinden önce de gitmişti. Hatta bu gidişi onu savaş zamanı Bağdat’a sürükledi. “İlk gidişimde Samarra’dan Basra’ya kadar tüm Irak şehirlerini dolaştım, 20 gün o insanların misafiriydim, yemeklerini yedim, sularını içtim, ellerini sıktım, onlarla arkadaş oldum. İnsanların televizyondan havai fişek gösterisi seyreder gibi gördükleri o bombalanan köprülerde Bağdat’a âşık oldum” diyen Fatih işgal sonrası gördüklerinden büyük acı duydu. “Bombalamaların üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti. Yağmalanmış, yıkılmış, işgal edilmiş bir kentin nasıl olabileceğini gördüm. İlk defa giden birisi için belki çok yıkıcı olmayabilir ama önceki halini bilen biri için çok yaralayıcıydı.” Bağdat’tan Kerbela’ya geçti, Saddam Hüseyin ve Baas rejiminden sonra Şiilerin şimdiye kadar gerçekleşmiş en kalabalık Aşure törenini izledi.
Fatih artık savaş muhabirliği yapmıyor. Filistin ve Irak’ta gördükleri, yaşadıkları onu böyle bir karar vermeye itmiş. “Hayat öğrenmek isteyenlerin uğraştığı bir şeydir, üzerine gittikçe seni her seferinde daha ağırıyla sınar. Bunu tercih ettiğim için fotoğrafla böyle bir ilişkim var” diyor ve artık hayat dolu, insana yaşama sevinci veren, coşkun bir anı anlatan veya kendi iç ironisinden dolayı gülümseten anları fotoğraflamayı seviyorum.”
Kendi kendine verdiği bu sözü de tutmayı başardı. Bir bayram günü İstanbul’daki Cennet Mahallesi’nin lunaparkında peşinde olduğu kareyi çekti. “Bayram harçlığını almış çocuklarla, gençlerle dolu gondola bindim. Çığlık çığlığa, kahkahalarla uçuyorduk. Bu coşkunluğun, neşenin fotoğrafını çektim. İşte bu an, heyecanın en dorukta olduğu an. Gerçekten de o an, prizmaya yansıyan görüntüden başka hiç ama hiç bir şey düşünmüyorum. Çok etkilendiğim bir fotoğrafı çektikten sonra o süre boyunca kafamda başka hiç bir şey olmuyor, tamamen deşarj olduğumu hissediyorum. Bu tutku, yaşadığım o an’ın büyüleyiciliğini kaydedecek ve insanlarla paylaşacak olmamla ilgili.
Röportaj: Erdem Kabadayı
(FotoAtlas Sayı: 1)
|